Mavi ve Kara
Öyle zamanlar vardır ki yaşadığımıza seviniriz ve öyle zamanlar vardır ki yaşadığımıza üzülürüz. Aynı bu iki içler acısı durum gibi : ‘’Struma Olayı (katliamı) ve Mavi Alay.’’ Öncelikle ‘Struma Olayı’ dediğimiz insan canının bazı kesimler tarafında ne kadar da yok sayıldığını, değersiz olduğunu anlatan katliamla başlamalıyım. (Ama öncelikle kısa bir hatırlatma yapmak ve daha sonra yazıma başlamak istiyorum. Üzerinde duracağımız iki konuyu Zülfü Livaneli’ye ait olan SERENAD (Serenad Für Nadia) adlı romandan örneklerle destekleyip, somutlaştıracağımı söylemeliyim.)
Struma Olayı : ‘’ II. Dünya Savaşı’nın en sert dönemi diye tabir edebileceğimiz 1941 yılında Alman lideri Hitler ve Rus lideri Stalin’in büyük çekişme, rekabet ve savaşla birbirlerini kırıp geçirdikleri yıl Romanya’nın Yaş şehrinde 4000 Yahudi, Yahudi düşmanı Hitler tarafından öldürülünce bütün Yahudiler ülkeden kaçmanın yollarını ararlar. O sıralarda gazete ilanlarındaki sahte resimlerine aldanarak ,oldukça yüksek ücretler ödeyerek aslında çok eski olan ve ayrıca sahibi de Yahudi olan ‘Struma’ adlı gemiyle kaçmak için planlar yapılır. Ve Romanya’nın Köstence Limanı’ndan aldığı 769 Yahudi yolcusunu Filistin’e (ki Filistin o zaman İngiliz mandasıydı) götürmek üzere Struma gemisi yola çıkar. Çok eski olan gemi Türk kara sularında arızalanır. Savaşa katılmayan ama gizliden gizliye Hitler’i destekleyen Türkiye –tabi çıkarları doğrultusunda aleyhine veya lehine olabilecek sonuçları düşündüğü için- Yahudilere yardım eli uzatmaz veya uzatamaz. İngiliz hükümetinin de etkisiyle karaya çıkmalarına izin verilmez. İki ay kadar belli başlı nedenlerle bekletilen Struma gemisi –her ne hikmetse- Sovyet denizaltısı tarafından torpillenerek havaya uçurulur.’’
Ama tabi Sovyet değil de Hitler hükümetinin –ki daha önce Hitler; Yahudi düşmanlığı, onlara sürgünler, işkenceler, katliamlar ve ölümler sergilemiştir- katliamı kendisinin düzenlemediğini söylemek de ne kadar doğru olur bilemiyorum. Çünkü yaşanmış çok bariz ve somut örneklerle bu konu kafamızda kocaman bir soru işareti olarak kalmaya devam edecektir. Ayrıca ister Sovyet hükümeti ister Hitler hükümeti olsun hiçbir şey insan canından daha önemli değildir ve olmayacaktır kanısındayım. Ve de insan canının ne kadar değersiz olduğunu bizlere -acımasızca- sergiliyor siyaset, sergilemeye de devam ediyor. Bu olay daha önce de farklı kaynaklarda örnek olarak işlenmişse de şüphesiz (kitabı okuyanlar bilir) en etkili ve güzel şekilde ‘Serenad’ romanında bizlere verilmiştir. Konu baştan sona kadar okuyucuyu avucuna alıyor romanda. Livaneli’nin kaleminin gücü malum lakin bu kitapta çok daha farklı bir şey var. Bu farkı yaratan; anlatımın gücü mü yoksa olayların geçmişle kaynaşmışlığı mı, bilemiyorum. Ve şimdide romanda ‘Struma Olayı’na nasıl değinildiğine bakalım:
‘’Romanın başkahramanlarından Maximillian Wagner isimli Alman asıllı Amerikalı Prof.‘un hayatı bu olay üzerine çerçevelenir. Prof. Nazi zulmüne karşıdır ama etkin bir direniş gösteremez. Görevli olduğu üniversitede Yahudi öğrenci Nadia’yı bir sebepten dolayı dövülmekten kurtarır. Onu korumaya çalışırken yakınlaşır, birbirlerine aşık olurlar.Tüm baskılara, yasaklara ve ölüm korkusuna rağmen (İktidarın zulmü bir yana Nadia da Yahudi olunca …) Nadia ile evlenen Wagner çok mutludur. Bu arada Karısı için bestelediği keman konçertosu ‘Serenad’ çok ünlenir. Almanya’da yaşamları tehlike altındadır. Çareyi daha önceki eğitimci dostlarının yaptığı gibi İstanbul’a kaçmakta bulurlar. Ve kaçarlarken Nazi Es Es’leri(güvenlik güçlerinin adı) Wagner ile Nadia’yı yakalarlar ve Nadia’yı trenden indirip götürürler.
Wagner bağırır çağırır inmeye çalışır ama onu trenden indirmezler. İstanbul’a geldiğinde haftalarca hastanede kalır. İyileştiğinde İstanbul Üniversitesi’nde işe başlar. Kendisi gibi Nazi zulmünden kaçan binlerce meslektaşı daha vardır burada. Bir yandan da Nadia’yı bulup onu kurtarmanın yollarını aramaktadır. Uğraşları sonuç verir ve Toplama Kampı’ndan (Toplanan, yakalanan Yahudilere ya da Alman ırkından olmayanlara aşırı faşist bir düşünceyle çektirilen işkenceler, sürgünler veya ölümlere neden olan ölüm kampı) kurtarılan Nadia , ‘Struma’ adlı gemiyle İstanbul’a gelecek ve kavuşacaklardır. Struma; özel gezi yatı adı altında, biletleri karaborsada fahiş fiyatlarla satılan döküntü, hurda bir gemidir. Yolcuları, bu zor ve ilkel yolculuğa İsrail’e ulaşabilmek için katlanmak zorundadır. Wagner günlerce Struma’yı bekler boğaz kıyılarında ve en sonunda gemi görünür. Herkes büyük bir sevinç içindedir. Ama sevinçler kursaklarda kalır. Geminin limana yanaşmasına ve yolcu indirmesine izin verilmiyordur. Gemi günlerce hatta aylarca bekletilir. Uluslararası çıkar politikaları devrededir. İngilizler geminin İsrail’e gitmesini engellemekte Türkler de bu yolcuları kabul etmemektedir. II. Dünya Savaşı kargaşasında Rus torpidosuyla(!) gemi yanlışlıkla batırılır. Karadeniz Şile açıkları 780’e yakın Yahudi’ye ve Struma adlı gemiye mezar olur. Olaya aşırı şekilde isyan eden ve bu olaylarla ilgili şeyleri karıştırmaya başlayınca işine son verilir. Wagner Amerika’ ya gider ve acılı yaşamına orada devam eder. ‘’
İşte Struma Olayı’nın bir örneği daha gözlerimizin önüne serilir. Romanda da görüldüğü gibi bir Wagner-Nadia buluşması koskoca bir dünya politikası çerçevesinde birleşmiştir. Acaba dünya halkı daha ne kadar Wagnerleri Nadialardan, Nadiaları Wagnerlerden ayırmayı sürdürecek. Artık bu insan canları ne zaman bir sıradanlıktan çıkacak ve kutsallaşacak? Yoksa birbirimizi katledip bitirmeden bu ırk savaşı mı, çıkar savaşı mı nedir bu hastalıklar -vampirlikler- bitmeyecek mi? İnsana insan gibi bakan bir devlet, her neyse artık bu hasımlığa bir son vermenin geldiğini bilmiyorlar mı acaba? Artık yeter diyelim! Evet biliyoruz ki iktidar demek, gerçekten artık zulüm demektir ve iyi insanlar iktidara gelmez gelse de iktidar onu bozar zalim yapar iktidar demek zalimlik demektir, zulüm demektir. Yanına da o çok sevdiği basını da aldığında her şeyi kendisi evirip çevirmekte üzerine yoktur hatta basın öyle güçlü bir etkendir ki, insanı ipe de götürür cennete de . Gördüğümüz gibi ortaya tek bir şey çıkmıyor mu? ‘Hiçbir iktidar masum değildir .’
Her çağın kendine göre zorlukları var ama hiçbiri savaş yıllarıyla karşılaştırılamaz. Umarım hiç savaş görmezsiniz, umarım Wagnerler Nadialarına, Nadialar da Wagnerlerine hasret kalıp kendilerini ‘bir nota kağıdına’ hapsetmezler, umarım.
Şimdi bir diğer olaya, yani ‘’Mavi Alay’’ konusuna bakalım : ‘’ II. Dünya Savaşı zamanında bildiğimiz üzere Türk hükümeti tarafsızlığını koruyarak - ki ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ düşüncesi etrafında- savaşa katılmaz. Ama içten içe Almanya’yı desteklediği de kaçınılmaz bir gerçektir.(tabi o zamanki çıkarlar, refah vs. şeyler neticesinde ) O dönemde Kırım Türkleri Stalin’in baskısı altında ezilmektedirler. Bu arada Hitler Sovyetlere savaş ilan eder. Ankara Kırım Türklerini ( tarafsızlığını koruyarak(!) ) Almanların yanında savaşmaları için ikna eder. Nazi ordusu için kılavuzluk ve istihbarat sağlamak amacıyla, Kırım Türklerinden oluşan ‘Mavi Alay’ adında bir askeri birlik kurulur. Ancak savaşın seyri değişir; Hitler yenilir. Mavi Alay askerleri Stalin’den ve Kızıl Ordu’dan(Rus ordusu) kaçmak için Avrupa içlerine göç etmeye başlarlar. Yakalandıklarında kurşuna dizileceklerini bilen sivil halk da onlara katılır. Avusturya’da Drau Nehri yakınlarına yerleştirilirler. 8. İngiliz Ordusu Avusturya’yı işgal edince İngilizler‘in esiri olurlar.
Sovyetler İngiltere’den kamplarda tutuklu olan, Kırım Türklerinin iadesini isterler ve İngilizler bu talebi kabul eder. 3000’e yakın Türk, Ruslara esir düşmektense Drau Nehri’nin soğuk sularına atlayarak, intihar ederler. İngilizler kalan 4000’e yakın kişiyi ise trenlere doldurup, vagonların kapılarına tahtalar çakarak açılmayacak şekilde her yeri kapatırlar. Tren Türkiye’den Türk askerlerinin gözetiminden geçerken; Ankara yardım çığlıklarına kulaklarını kapatmak zorunda kalır.(devletler arası çıkar sonucu, savaşın kendi ülkesine sıçrama tedirginliği nedeniyle) Türk-Rus sınırına geldiklerinde trendekilerin büyük bir çoğunluğu büyük zorluklarla kapıları ve tahtaları kırarak Kızılçakçak Barajı’nın buz gibi sularında intihar eder. Son kalan 2000 civarında kişi ise trenden indirilirken Rus askerleri tarafından kurşuna dizilerek katledilirler.’’
İşte bu kadar, insan canının değeri. Bir politikalar uğruna çekilen çileler, işkenceler ve giden binlerce can, hayat. Bu olay tabi ki zihnimizde fazla yer kaplamıyor çünkü daha fazla canların yitirildiği, ailelerin darmadağın edildiği, çocukların anasız-babasız kaldığı geniş kapsamlı on binlere, yüz binlere, milyonlara çıkan can kaybının yaşandığı; oyunlar, senaryolar, katliamlar var ki yaklaşık 8000 canın hikayesi zihnimizde bulunmamaktadır. Acaba daha ne kadar sürecek bu insan hayatının paramparça olması? Bu soruyu düşündükçe insanın gerçekten hayattan soğumaması ve tiksinmemesi elde değil. Neyse biz konumuza devam edelim. Bu olayı kısaca hatırlattıktan sonra şimdi de romanın ‘Mavi Alay’ olayına nasıl değindiğine göz atalım. Livaneli söz konusu olayı ‘Serenad’ romanında özetle şöyle anlatır.
‘’ Birçoğu sivil yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı sıralarında Kırım Türkleri çok kötü bir Stalin eziyeti altında inim inim inliyorlarmış. Savaş başlatınca erkekler Kızıl Ordu’da askere alınmışlar. Bir süre sonra Hitler, Sovyet Birliği’ne saldırmış, Alman orduları Rusya içlerine kadar ilerlemeye başlamış. Bu sırada Ankara hükümeti, Kırım Türklerini Alman orduları safına geçmeye ikna etmiş : ‘Sizin için daha iyi olur, savaşı Hitler kazanacak, Stalin’den kurtulursunuz. ’ demişler. O dönemdeki Türk hükümeti savaşa girmemiş olmasına rağmen, gizlice içten içe Almanya’yı destekliyor, (savaşın kendisine dokunmasını istemediği için ve çıkarlarına daha uygun olduğu için ) ona savaş için gerekli olan kromu sağlıyormuş. Böylece Kırım Türkleri, Ankara hükümetinin telkiniyle saf değiştirmiş ve Hitler ordusuna katılmışlardır. Bunlara da ‘Mavi Alay’ adı verilmiştir. Ama bir süre sonra işler tersine dönüp Alman ordusu çekilmeye başlayınca da onlarla birlikte yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlar. Mavi Alay’ın askerleri, aileleriyle birlikte önce dağlık Kuzey İtalya’ya yerleştirilmişler. Müttefik kuvvetler İtalya’ya girince Mavi Alay orada da kalamamış ve Avusturya da Drau Nehri yakınlarında Ober Drauburg bölgesine yerleştirilmişler. Ama çileleri bununla da bitmemiş 8. İngiliz ordusu Avusturya’yı işgal edince esir düşmüşler ve bu sefer Dellach Kampı’na nakledilmişlerdir. İngilizlerin ellerinde esir olmanın belki de onları kurtaracağını düşünmüşler, en kötüsünden Türkiye’ye gidip kendilerine yeni bir hayat kurabilecekleri hayaline kapılmışlar. Ama ne yazık ki öyle olamamış. 1945’de Londra’dan kamptakilerin Sovyet Birliği’ne teslim edilmesini emreden bir telgraf gelmiş. Sovyetler hepsinin kurşuna dizileceği kararını açıkladığı halde, İngilizler onları yine de gönderiyordu.(Hükümetler için insan canının ne kadar kıymetsiz olduğunun en bariz örneğidir.) Yalvarıp yakarmışlar ama onları dinleyen olmamış ve bunun üzerine korkunç bir şey yaşanmış orada. 3000 kişi Sovyetlerin eline geçmektense ölmek daha iyidir düşüncesiyle kendilerini Drau Nehri’nin buz gibi sularına atarak intihar etmişler. Önce kadınlar, çocukların ellerinden tutup nehre atlamış sonra da erkekler atlamış. Kalan 4000 kişi ölülerin çığlıklarını dinlemişler. Sonra vagonlara doldurulmuş hepsi. Vagonların kapılarına tahtalar çakılmış, yola çıkmış tren. Günler sonra tren Türkiye sınırlarından içeriye girmiş ve Rus sınırına kadar Türk askeri’nin gözetiminde gitmişler. Bütün umutları Türk hükümetinin kendilerine yardım etmesi ve vagonları açarak onları ölümden kurtarmasıymış. Ama öyle bir şey olmamış belki de olamamış. Vagonlar balık istifi gibiymiş, yaşam şartları çok kötüymüş. Kapılara dışarıdan tahtalar çakılmış ve havasızlıktan, hastalıktan ölenler oluyormuş fakat ölenler bile dışarıya çıkarılmıyormuş. Askerlere kapıları açması için günlerce yalvarılmışsa da askerler gözlerinden yaşlar akarak, emrin böyle olduğunu söylemekteymişler. Bu halde sınıra kadar gelmişler. Bir kış günü Türk-Rus sınırındaki Kızılçakçak Gölü’nün kıyısına ulaşmışlar. Türk askerleri orada inecek ve tren sınırı geçecekmiş. Sovyet askerleri sınırın öte yanında, ellerinde tüfekleriyle hazır bekliyorlarmış. Bu sırada bazı tutuklular kapıları kırıp, kendilerini Kızılçakçak Gölü’ne atmışlar. 2000 Kırım Türkü de orada intihar etmiş. Geri kalanlar ise sınırdaki Rus askerleri tarafından hemen oracıkta kurşuna dizilmişler. Mavi Alay’dan ve ailelerinden hiç kimse kalmamış geriye’’ Ve tabi ki bu olayı da romanın kahramanlarından Maya Duran’ın anneannesi Ayşe Hanım üzerinden okurla buluşturmuştur yazar.
Gördüğümüz gibi bu iki olayda da -katliamda da- bir cinayetten, bir katliamdan söz edebiliriz; devletler ne kadar kabul etmeseler bile. Bir satranç oyunu gibi düşünürsek insanı, yani insan bir piyondan fazlası değildir. Hedefe gitmek, ulaşılmak için kullanılan bir makettir insan. Bu her devlette böyledir. İnsan canı kutsaldır ama devletlere, hükümetlere göre sadece plastik bir piyon veya kağıttan yapılmış bir makettir kolayca yırtılan, parçalanan. Konularda da geçtiği üzere; kapı kilitlemeler, kapılara tahta çakmalar bir insana, bir cana veya bir hayvana yapılmayacak eziyet ve işkencedir. Bu ve daha niceleri de gösteriyor ki devletler, hükümetler ‘ benden olmayan ölüme ve her şeye mahkumdur’ düşüncesindedir. İnsana yani bir cana, kutsala yapılmayacak şeylerle insanın aşağılanması, yerden yere vurulması yazımın başında da belirttiğim gibi: ‘’Öyle zamanlar vardır ki yaşadığımıza seviniriz ve öyle bir zamanlar vardır ki yaşadığımıza, ölmediğimize üzülürüz. ‘’ sözünü bize hatırlatmıyor da değil.
Zülfü Livaneli’nin, romanında kendi anektodlarıyla bizlere vermek istediği bir mesajla yazıma son vermek isterim: ‘’ Yapay sınırlarla insanları bölen acıların, hüzünlerin ve bütün olumsuzlukların kaynağı devletlerdir ve ayrıca da hiçbir iktidar masum değildir. Ama şu da unutulmamalıdır ki havada kalan uçak, iktidarda kalan parti yoktur. ‘’
x
Yorumlar
Yorum Gönder